ne manik ne manyak bence kesin catlak

insan denen varlığın garip bir yolculuğu var hayatta… ille de bir iz bırakmalıyım diyor… geçmişinde, şimdide ya da geleceğinde-farketmiyor. bazen başka bir insanın hayatında bırakmak için uğraşıyor bu izi, bazen bir mecrada bazen bir zaferde… ama illa ki bir yerlere ismi yazılsın istiyor.

kimi yaşlılar otobiyografilerini yazıyorlar, çok matah bir hayat yaşamışlar gibi. kimileriyse başkalarının hayatlarını yazıyorlar, onların hayatının bir parçasıymışlar gibi.

bazıları kahraman olmaya çalışıyorlar. Daha 5 yaşına bile girmeden dünyayı kurtaran adamların hikayeleriyle avutulmuş küçük insanlar bunlar! bir gün o hikayelerin kahramanları kendileri olacakmış gibi, varlıklarının bile ne kadar büyük bir ziyan olduğunu bilmeden başkalarının pisliklerine beyaz olmaya çalışan küçük adamlar.

aslında hedef ünlü olmak değil, sadece iz bırakmak. sonsuzluğun sırrı budur belki de biz bilmiyoruz.

oysa sonsuz olmak, bir iz bırakmakla alakalı değildir ki. yalnızca “mükemmel” insanlar sonsuzluğa ulaşır. öte yandan iz bırakanların çoğu da mükemmeldir. bu büyük paradoksun içinde kaybolanlar da yalnızca aptallardır.

yapılmış mükemmel bir icat yada keşfedilmiş yeni bir tedavi adınızı sonsuzluğa yazdırmaya yeterlidir belki. oysa hem akıllı hem mükemmel insanlar bazen tek bir sözcükle bile sonsuz olabilir. evet, dünyayı kurtaramaz ama küçücük dünyasında taht başındaki birinin koca imparatorluğunu tek bir sözle darmadağın edebilir.

iz bırakmak da, sonsuz olmak da, krallık yıkan kral olmak da zordur şu hayatta.

ama bir kere iz bırakınca anlaşılır ki hayata aslında bunun için gelmişizdir. herkes bunun peşindedir. nitekim her babayiğidin de harcı değildir.

bitti demeye cesaretim var ilk defa bugün… ilk defa hayata karşı o kadar yorgunum ki… sadece nefes almak yetiyor, çünkü içimden başka hiçbir şey yapmak gelmiyor. yanımda olanlara “iyi ki varsınız” demek geliyor içimden sadece. gidenlere veda etmeye mecalim yok öte yandan.

nefes aldığım için şükrediyorum hayata ilk defa bugün. varolduğum için teşekkür ediyorum kadere. tükendiğimi bütün bedenimde hissetmiyormuşçasına nefes alıyorum bugün. en önemli şey buymuş gibi.

yazının başındaki bitti kelimesi neyin bitişi bilmiyorum. tanımlayamıyorum. bitişin getirdiği bi burukluk vardır ya, öyle birşey var içimde. sanki sahil kenarında saatlerce koşarsınız da nefesiniz kesilir yorulursunuz. bitti dersiniz. koşu da bitti, enerjim de… tam da parkurun bitiş çizgisindeyim işte. yorgun, arınmış, biraz da nahoş…

her işte bir hayır var bazen… hayırlara tok olsam da artık, nedense pes etmeyi yediremiyorum kendime. hala savaşıyorum. olanca gücümle. insanlarla, zorluklarla, yaşamla, hırslarımla… her seferinde düştüğüm yerden bir şekilde kalkıyorum. düşünce ağlamamayı çook küçük yaşta öğrenmiştim. ağlarsam kalkamam bir daha çünkü.

bazen derler ya, “içine atma, dök duygularını ya bir arkadaşa ya da bir kağıda…” Bunun güçsüzlük olduğunu da o küçük yaşlardan birinde öğrendim. o yüzden her daim gülmem. o yüzden işte aldırmıyormuş gibi yapıp ne varsa içime atmam.

neyse, olan şu ki hiçbir şey değişmedi aslında… sadece şükretmeyi öğrendim. zevk almayı, anların tadını çıkarmayı öğrendim. en önemlisi de bu değil mi zaten? en güzeli de bu değil mi zaten?

salçalı tost

beni tanıyanlar bilir, ben sabahları kahvaltı etmem. bardaklarca su içer öyle çıkarım evden.

yıllardır ilk defa sen kahvaltı ettirebilmiştin bana. zorla.

“kahvaltı etmen lazım, kahvaltısız olmaz” demiştin. beni zorla kaldırıp mutfağa sürüklemiştin.

süt ısıtmıştın.

“bak şimdi süper bişi yapıcam” dedin. tost yaptın. içine salça koydun.

ama oraların tost ekmeği bile garipti, kocamanlardı.

sen iki tane salçalı tost yaptın.

“ben bunu asla yemem” dedim.

yemezdim, salça da sevmezdim, tost da, kahvaltı etmeyi de, 5te yatıp 8de kalkmayı da…

kızdın, kızarken de güldün. sabah sabah çirkin oluyordum çünkü. çirkinliğime güldün.

“ye” dedin.

sen yaptığın için mi bu kadar lezzetli geldi o tost bilmiyorum ama,

ben hepsini yedim.

sütümü de içtim.

gittiğinden beri ne zaman 8de kalksam kendime salçalı tost yapıyorum.

seninkiler gibi olmuyor, tadı çok kötü

ama yine de “o burda olsa yememi ister, yemezsem kızardı” diyip o çirkin tostu yiyorum.

keşke sana git dememin kurbanı tostlar olmasaydı.

  • ders çalışırken okudum, çocuklara öksürük için lolipop şeklinde morfin veriliyormuş. morfinin öksürük ilacı olması bir yana, çocuklara lolipop diye verilmesi çok über.
  • those were the days şarkısı her seferinde neden bana geçmişi hatırlatıyor? ortaokul mezuniyetinden başlıyorum, lise yılları, üniversite, ingiltere anıları derken her seferinde yine yanlışlıkla gözlerim doluyor.
  • okumak istediğim çok kitap var. haziranın sonuna kadar çalışmadan geçirebileceğim bir tek boş gün yok. yazın da tatildi bilmemneydi derken, ne zaman okuyabileceğim onca kitabı?
  • içimde bir düğüm var, sebebi çok karışık. böyle boğazımda portakal kabuğu sıkışmış gibi. bahar sevincini bile yaşatmıyor bana. belki de lodos var, ben bilmiyorum.
  • iki gündür kafamda bir şey tasarlıyorum. mezun olduktan sonra yapmak istediklerime dair. bi hayal kurdum, şimdi tek yapmam gereken bu planı gerçekleştirmek için bir plan yapmak.
  • niye her şey bana londrayı hatırlatıyor? neden sürekli uzaktan gelen bir güç bana londraya gitmemi söylüyor? ve neden oraya yerleşmek gibi hayaller kurup üzerinde ciddi ciddi düşünüyorum?
  • paris’ten aldığım macaron kutusunu atacakken bulduğum son macaron candır can!
  • havalar biraz daha ısınsın, sınavlarım bitsin, şezlonga uzanıp saatlerce kitap okuyim istiyorum. çok mu zor…
  • bazı şeyler kendiliğinden olsun istiyorum. çaba göstermiyim, uğraşmayayım, fedakarlık ya da puştluk yapmayayım ama yine de olsunlar… supriz olsun bana…
  • şimdiye kadar hiç kimse bana süpriz yapmadı. ama ben arabayla giderken, arabanın arkasından koştu. arabada ağlıyordum. şimdi yapar mı diye sorsalar, yapmaz derim.
  • şeytan melekten daha akıllı galiba. ama herkes melekleri daha çok seviyor. ya da çiçek kızları. şüpheliyim.

özledim işte, dönmen için başka sebep gerekmez.

git dedim, gittin.

gitmeni istememiştim halbuki. ya da istemiştim ama bilmiyordum ki gidişinin bu kadar zor olacağını. ben seni öylesine bir heves sanarken meğer ne çok alışmışım sana… senin olmadığın bir sabaha uyanmak ne zormuş… bugünü sensiz geçireceğimi bilmek ne zormuş… sana alıştığım gibi ne zaman alışırım sensizliğe acaba…

hayatımın en kötü anında tanıdım seni. tam yaşamaktan vazgeçmişken… tam yaşamaya dair bütün inancımı kaybetmişken… ve öyle saçma bir şekilde girdin ki hayatıma, ilerde bir gün biri soracak olsaydı “siz nasıl tanıştınız?” diye, verecek romantik bir cevabımız bile yoktu.

seni ilk gördüğümde, seninle ilk konuştuğumda ne kadar sıkıldığımı hatırlıyorum. ne kadar sıradan bir insan gibi gözüktüğünü… ve seninle işim olmaz diye düşündüğümü.. kahve fallarımda çıkan “sen aşık olacaksın” lafları kesinlikle sana söyleniyor olamazdı.

ama sonra ne oldu da günlerce evden çıkmayıp seninle konuşur oldum, kaç gece uykusuz kaldım, her kavga ettiğimizde kapına geldim bilmiyorum.

bir güç vardı, bir ses… bu ses ısrarla sana gelmemi söylüyordu. beni sana çekiyordu. ben dalga geçtikçe bu oyuna öyle bir kapılıyordum ki…

sana defalarca git dedim. çık hayatımdan dedim. gitmedin. defalarca. belki de biliyordun sensiz olamayacağımı. ben sana cesurca git derken sen aslında biliyordun benim ne kadar korktuğumu sensizlikten…

birine bu kadar git dersen gerçekten gidermiş. ama benim aklımda hiç böylesi yoktu. sen gidince rahatlayacağımı, özgürleşeceğimi sanmakla ne kadar hata etmişim… 

şimdi hissettiğim şeyin tarifi yok… acıtıyor… içimde bir yerlerde… sanki beni bir uçurumdan bırakmışlar gibi bi boşluk hissi. öyle bir hissizlik. öyle bir eksiklik.

dün akşam yoktun. bu akşam da olmayacaksın. yarın akşam da…

bundan sonra olmayacaksın… ben bu duruma ne zaman alışırım acaba?

daha sana karşı hislerimi bile tarifleyemezken… aşık olmuşsun sen diyenlere ısrarla hayır demek o kadar zor ki… bunu kabullenememek. kabullenmezsem daha kolay olacak çünkü.

gel istiyorum sadece. kavgalarınla bile olsa gel. başka bir şey düşünemez oldum çünkü…

yoksunluk krizi

bi uyuşturucu bağımlısı gibi takıntılıyım bu ara… ama bu bağımlılık ne bir maddeye, ne bi objeye ne de bi adama.

kendime taktım bu ara.

kendimi mutlu etmek için, şımartmak için elimden geleni ardıma koymuyorum.

sırf mutlu olayım, egom tatmin olsun diye çok pis işler peşindeyim. aslında olayın sırrı deminki cümlede gizli.

EGO!

ego, nasıl bi güçsün sen, nası bi Hürrem Sultan entrikasısın! seviyorum lan seni. köpeğin oliyim, şerrefsizliğin kokususun sen!

yemin ederim, Can Bonomo’nun kolları gibiyim. öyle bi psikopata bağlamak, öyle bi yoksunluk atakları.

aslında hepsinin tek bi nedeni var, o da bi orospu çocuğu. ben tıp okuyorum bilirim, orospu çocukluğu bazen kronik olarak insanların kalbinde türeyip, kana karışır. Bulaş yolu, bazen tek bi sözcük olabildiği gibi uzak mesafeler de olabilir.

(Yazar burda şunu demek istedi: SENİN BULAŞ YOLUNUN ALLAH BELASINI VERSİN!) fukaranın döl kılı! siktir git lan hayatımdan, kalbimden, rüyalarımdan!

neyse tamam, aslında ana fikrim bu değildi. psikologum böyle anlarda derin nefes almamı tavsiye etmişti.

bi dakka, nefes alıp geliyorum şimdi.

çok zorlama yazmışım gibi hissettim şimdi bu yazdıklarımı. VALLA lan zorlama falan değil. Benzetmeler falan da hep doğaçlama…

biraz işin içine mantık sokarsak, orospu çocukluğu sendromunu bi düşündüm de aslında kendini suçlama. şu dünyada iki orospu çocuğu varsa biri sensen diğeri de benim. biz bütün bulaş yollarını katettik ne de olsa. (ağzına sıçıyim.)

ama iyiydi dimi? :) yemin ediyorum hayatımda yaptığım en mükemmel şerrefsizliği yaptım. düş gibi bi tatil yaşattım sana. sonra çok hayvani bi siktiri çektim. oh rahatladım. valla çocuklar yeminle la, siktir git dedim. o da gitti. helali hoş olsun.

ama yoook.. ağladım zırladım. pişman oldum. özürler diledim.. ama yooooook…. YETMEDİ!

şimdi dünyanın en büyük orospu çocukluğunun peşindeyim. orospu çocukları ancak göt gibi davranılmayı hakeder çünkü. sen bunu çoktan hakettin. geçmiş olsun.

seni çok seviyorum

görüşmek üzere mohito

ben de herkes gibi renkli postlar koymak isterdim, posta koymak da isterdim ama neyse ki ne o kadar renkli bi hayatım var, ne de postalık atarım var.

öpüyorum. bye.

Yasa tasarısı gibi bi mail döşedim. Yapılacaklar, yapılamayacaklar ve imkansızlıklar yazıyordu. Maile göre bize dair her şey imkansızdı. Oysa azimle sıçan taş çatlatırmış ya hani, ben de o eylemi başlattım. Henüz taşta bir değişiklik yok ama bu projenin üstünde çalışmaya devam ediyorum.

Seni çok seviyorum, burası kesin. Ve senden başka kimseyi senin kadar sevmeyeceğimi de biliyorum. Sevmek de istemiyorum zaten. Resimlerimize bakıyorum da, biz aslında çok yakışıyoruz seninle. Şimdi atılması gereken ilk adım, beni affetmen. Ben çünkü her zamanki gibi her şeyi mahvettim. Bir kere daha sen beni sevebilecekken senin ziline bastığın tüm kapıları suratına kapattım. Biraz şizofren olduğumu düşünebilirsin ama içini ferah tut, değilim. Tam tersine aklımı başıma devşirdim ve bu yazı ortaya çıktı. Daha fazla devşiremezdim sanırım.

Ben öyle bir eşeğim ki, öyle bir domuzum ki sevgilim. Seni çok sevdiğimden senden intikam almak istedim. Öyle bir şerefsiz çakalım ki ben skoru eşitledikten sonra her şeye sil baştan başlamak istedim. Ama nereden bilebilirdim ki sana gol atarken topun ağzını yüzünü dağıtacağını? Bu yazıyı kim okursa benden tavsiye, asla bir erkeğin gururunu incitmeyin. Asla, asla! En acı intikam bir erkeği parmağında oynatmakmış ve yüzüne vurmakmış bunu. Sen benim oyuncağımsın demekmiş. Normalde bunu söylediğin bir adam siktiri çeker sana ama eğer kalıyorsa da vardır bir sebebi. İkinci yapılmaması gereken şey ve belki de en önemlisi, “evet ben senin ağzına sıçtım ama sadece bir anlık sıçtım, çok da önemli değil aslında, sıçmak kötü bir şey değil. Böylece senden intikamımı hayvan gibi almış oldum şimdi sakin ol, elindeki bombok olmuş şerefini sakince yere bırak. Bana dön ve evlenelim çocuk yapalım, Alice harikalar diyarında olalım, mutlu mesut olalım vs vs..” demekmiş. Hayır yani, kendimi ne sanıyorsam. Nasıl bir egom, nasıl bir özgüvenim varsa helal olsun bana. Kendimi çok tebrik ediyorum cesaretimden dolayı. Cesaretimin amına koyayım. (Nasıl bir özgüven bu, neyimle neyi koyuyorsam artık!)

Öyle böyle derken, bu hale geldi olaylar. Telefonlara çıkmamalar, yalvarıp yakarmalar, ağlayıp zırlamalar, intikamın intikamını almaya çalışan intikam planları, şarkılara efkarlanmalar, alkolün bokunu çıkarmalar ve aşırı doz Halil Sezai’ye bağlamalar. Ben bu kadar arabesk değildim halbuki, neyse. Az buz bir şey değil yaşadığım. Kim yapar ki? Kim yaşar ya da… Senelerdir köpek gibi aşık olduğun ve muhtemelen bundan sonra da ondan başkasına aşık olamayacağın bir adamı kendi ellerinle kendine düşman etmek. Sebep? İntikam. İntikam denen olgunun ağzına sıçıyım. Gururumun da ağzına sıçıyim. Tüm gururların da… Gurur senin ağzına sıçıyım.

Nolur dön be. Özledim. Artık hayalimizi bile kurmaya çekiniyorum, gerçek olmaz diye. Affet. Aşkı ben yapıştırdım ikimizin üzerine. Sonra ben kirlettim onu. Şimdi bir el ver de birlikte üstesinden gelelim. Belki iyi sevgililer olursak şirinleri bile görebiliriz. Sen yeter ki affet beni, annemden öğrenip sana börek bile açarım.

şu hayatta ne yaşarsam yaşayım, hep karşılığı oldu.

kime itlik yaptıysam, fitil fitil burnumdan geldi. acısı bazen iki dakika sonra, bazen seneler sonra çıktı ama çıktı. ağzıma sıçıldı.

bana kim kötülük yaptıysa, hepsini onlara teker teker yedirdim. intikamın en aşiftesini aldım. ne kadar canımı yaksa da sonunda hep güldüm, hem de kahkahalarla.

köpek gibi aşık olduğum herifin ağzına sıçabildim. tam 6 senedir beni her seferinde ağlatmayı başarabilen, her başarısız ilişkimden sonra kendine köpek gibi koşturan adama “bize bunu nasıl yaparsın?” dedirttim. gözlerini doldurdum.

o da haketti, ben de hakettim.

what goes around comes around.

3 sene sonra doktor oluyorum. haresi eksik bir “iyilik meleği”. SİKTİR ordan! hala belli değil melek miyim şeytan mı.

tek istediğim zamanı geri almak. zaman makinesini bulamayan fizikçilerin canı cehenneme. benim ‘keşke’ lerim götünüze girsin e mi!

işte böyle bir şey.

gipsy kings dinliyorum da, nedense serotonin patlaması yaşıyorum. gaza geldim bi, yazıyım dedim.

öptüm bye